.       
     

 

Malatya-Arguvan

ÇAVUŞ KÖYÜ

Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği

çavuş köyü    
  

 

 

HAYDAR GÜLBAŞ

 

 

 

Güzel Hatıralarım

Sevgili Canlar, 

Kırk beş yıl önce yaşadığım,Elbistan’ın Hüyücek köyü ile ilgili bir anımı paylaştığım yazımdan sonra; Almanyada Hüseyin BAKIR,İstanbul K.çekmece’den İbrahim BAKIR aradılar.Sitelerine gönderdiğim yazımın içeriği ile ilgili duygulandıklarını,”köyümüz ve köylülerimiz ile ilgili anılarınızı bizimle paylaşırsanız çok seviniriz” deyince bana bilgisayarın başına geçmekten başka seçenek kalmamıştı.

Hüseyin Ayçık’ın evinin bir odası bizim evimiz olmuştu.İlk gece muhtar amcanın konuğu olduk..Yirmi yaşımda olmama rağmen çocuksu bir yüze sahip olduğumdan,hoş geldine gelen köylüler, önce sedirin öbür ucunda oturan kardeşim Cumali ile;hoş gelmişsiniz hocam diye tokalaşınca muhtar Ali amca kürtçe ”avenını,hove hoca” yani (hoca o değil,bu hoca) deyince, bu kez de benimle tokalaşıyorlardı.Muhtar amcalarda yaşadığımız ilk akşamda,o insanlarda tespit ettiğim sıcak duygular,eğitime karşı susamışlık beni çok etkilemişti.

Ertesi gün evimize yani odamıza taşındık,Eşe Abla’nın yaptığı çayları yudumlarken, muhtar amca okul işini nasıl çözeceğiz? Deyince ;

-Valla hocam, geçen iki sene yeni yapılan evlerden bir odayı tuttuk.Köylülerle odanın kapısını,penceresini yaptık da çocuklarımız okudu.Aslında Soğucak’taki okulu bizim köyle birlikte yapmıştık.İki köy arasında yayla merası yüzünden anlaşmazlık çıkınca biz de okulumuzu ayırdık,dedi.Muhtar amca,Cuma Bakır,Hasan amca (Hasanı tape) kalktık.O yıl yeni yapılan evleri gezdik,hiç kimseyi bir odasını okula verme konusunda razı edemedik.

            Okullar açılalı bir hafta olmuş, bu çocuklar daha fazla okulsuz kalamazlardı.Köy bekçisini yanıma aldım.Tüm evleri tek tek dolaşarak ilköğretim çağındaki (7 ile 14 yaş arası )

çocukları tespit ettim.Yarın bu çocukların muhtar amcanın evinin önünde toplanmasını istedim.Çocukların çoğunluğu ertesi gün gelmişti.Sıraları,kara tahtayı,öğretmen masasını dışarı çıkardık.Neredeyse hepsi kırık döküktü.Şimdi adını anımsayamıyorum,eli keser tutar birini çağırdılar.Yardımlaşarak sıraları ve masayı kullanabilecek duruma getirdik.Koco Ayçık ile Hüseyin abi’nin evleri arasına sıraları dizdik.Kara tahtayı da duvara dayadık.Sınıfımız hazır olmuştu.

Öğrencilerin kiminin defteri,kiminin kitabı yok.Kalem,silgi,kalemtraş bazı öğrencilerde var.Cetvel,iletki,pergel hak getire.Bir camı kırık Atatürk resminden başka araç-gereç denen hiçbir şey yoktur.Rüzgar esince kitap ve defterlerin yapraklarını savurur,defteri uçuşan öğrencilerin çığlıklarıyla diğer ders yapan öğrencilerin dikkati dağılınca,onların kendilerini derse vermelerini sağlamak için hayli çaba harcardım.Yağmur yağınca,öğrenciler çevredeki en yakın evlere girer,yağmurun dinmesini beklerdi.Yağmur geçince sıraların yaşını mendillerle alır,derse devam ederdik.

Bu durum tam bir ay sürdü.Öğrenciler ve öğretmen olarak perişanlığımız diz boyu,bugünlerde davetler söz konusu.Köyde ikinci öğretmen ,Arguvan’lı ve alevi olmam nedeniyle köylüler bizi kendilerine çok yakın bulmuşlar,benzetme yerindeyse bağırlarına basmışlardı.Bu yakınlıklarını davetlerle,sahip olduklarını sevdikleriyle paylaşmak adına çırpınıyorlardı sanki.Öğlen veya akşam üzeri okuldan eve gelince bakardım biri kapıda bekliyor.

-Hocam babamın selamı var,buyurun bize gidelim,deyince “çağırılan yerden kalınmamalı,çağırılmayan yere varılmamalı” ilkesinden hareketle eşim ve kızımla birlikte giderdik.Allah ne verdiyse birkaç komşu ile birlikte sofradakiler paylaşılır,çok güzel sohbetler yapılırdı.Ülke sorunları,en çok da köyün sorunları üzerine konuşur,bu sorunların çözümünde birlik olmanın önemi üzerinde dururdum.Kafama koymuştum.Öncelikli olarak okul sorununu çözecektim.Bu nedenle konuyu sürekli gündemde tutmaya çalışıyordum.

            Bir yandan da sınıf için bir oda bulmak amacıyla yeni ev yapanları muhtar amcayla ziyaret ediyor,razı etmeye çalışıyordum.Sonunda Koco amcanın evinden az aşağıda Hacının bir odasını sınıf olarak kullanmaya razı ettik.Köylü odanın kapı ve penceresini yaptıracaktı.

 Onu beklemeden sıraları taşıdık.Kapı ve pencerelerde takılınca sınıfımız da hazırdı artık.

Sıralarda üçer,dörderli oturuluyor,çok sıkıntı yaşıyorduk.Kapalı bir sınıfa kavuşmanın sevinci o sıkıntıları unutturuyordu bize.

            Sınıfımıza kavuştuktan birkaç hafta sonra iyi bir yağmur yağdı.Kullandığımız evin önündeki boşluk yani oyun alanı yoğun çamur olmuştu.Öğrencilerin ayaklarıyla sınıfa giren çamur kuruyunca toz olarak tarafımızdan yutuluyordu.Bunu önlemek için evin önüne küçük çakıl döşenmeliydi.Hemen az ilerdeki dere yatağından getirip okulun önüne serebilirdik.

            Haftada Salı ve Perşembe günleri üçer saat tarım dersi vardı.Bu saatlerde öğrencilerle birlikte hayvanların yem torbalarıyla çakıl çekiyorduk.Her öğrenci torbaya taşıyabileceği kadar dolduruyor,güle oynaya çakılı döşüyorduk.Son seferi yapıyoruz.Baktım otuz-kırk metre ilerde o zamana kadar köyde hiç görmediğim bir amca,ceketi omzunda bana doğru:

-“Sen öğretmen misin ? Yoksa yol müteahhidi misin ? Bizim çocuklarımız senin işçin mi? Sen ne hakla benim torunumu çalıştırırsın ? (Kazım Çelik amcanın birinci sınıfta okuyan torunuymuş) Seni şikayet eder,meslekten attırırım.” Diye basbas bağırıyor.

            Bu amca kimdi? Neden bunları konuşuyordu? Ben amcanın sorularını nasıl yanıtlamalıydım? Biraz düşündükten sonra;

-Bitti mi amca,dedim.

-Evet bitti,daha ne diyeyim ki…deyince:

-Amca Elbistan’a yol iki yerden gidiyor.Arabayla gideceksen Gücük’e kadar yürüyeceksin. Ordan  arabaya binip Elbistan’a gidersin.Yok yaya gideceksen,Til köyünden kestirme yoldan gidersin.Diyerek ayrıldım.Öğrencilerime evde yapacakları ödevleri verdim.Paydosla evlerimize dağıldık.

            Olay beni çok üzmüştü.Ben öğrencilerim ve köylülerim için iyi şeyler düşünürken, bir amcanın söyledikleri düşüncelerimi sanki allak bullak etmişti.Eve geldim canım çok sıkkındı minik kızımı bile sevmeden sedire uzandım biraz sonra kapı tak tak vuruldu.Açtım kapıyı beşinci sınıfta okuyan bir öğrencim.(Mustafa Çelik)

-Hocam,dedemin selamı var,buyurun bize gidelim.

-Deden kim Mustafa? Deyince,çocuk ezile büzüle:

-Biraz önce size bağıran kızan dedemdi öğretmenim.

-Dedenin selamını da almıyorum,evine de gitmiyorum,dedim.Biraz sonra kapı yine çalındı. Açtım köyün bekçisi.

-Hocam Musto Ağanın selamı var,buyurun gidelim,dedi.

-Musto Ağa kim bekçi baba ? 

-Hocam bugün size biraz bağırmış.Onun için sizi davet ediyor.

-Musto Ağa’nın selamını da almıyorum,evine de gitmiyorum.Deyince bekçi baba da mahcup bir şekilde ayrıldı.Biraz sonra kapı yine tıkladı.(İbrahim Çelik.,Musto Ağa’nın büyük oğlu)

-Hocam ,babamın selamı var,buyurun bize gidelim.Bugün size ileri geri bir şeyler söylemiş.Tacim Dede sizinle tanışmak için bize geldi.Babam da eve sinirli girince,bu ne hal Musto Ağa diye sordu?O da:

-Nolacak,köyün hocasına kızdım.Çocuklara oyun yerine çakıl taşıtıyor.Güya ayakları çamur olmayacakmış.Tacim Dede:

-O ev hocanın kendi evi mi? O çocuklar hocanın çocukları mı? Dökülen çakıldan hoca mı yararlanacak?Yaptığın çok ayıp.Hocayı çağıracak,af dileyeceksin.Bir de kan akıtacaksın,diye kızınca,babam da sizi götürmem için beni gönderdi.

             Artık üçüncü daveti geri çevirmek mümkün değildi.Hele toplum önderi olan,çok saygı duyduğum Tacim Dede söz konusu olunca benim için akan sular dururdu.Birlikte köyün üst başında bulunan çeşmenin yanındaki eve geldik.Odanın kapısını açınca,tam karşımdaki sedirde bağdaş kurmuş olarak oturanın Tacim Dede olduğunu tahmin etmem zor olmadı.Ben daha eşikten adımımı içeri atmıştım ki,Musto Ağa hızla gelerek elime sarıldı.

-Hocam ,kusura bakma,yaşlılık işte,diyerek elimi öpmek istedi.Ben büyük bir şaşkınlık içinde hızla elimi çekerek,kendimi odadan dışarı attım.

-Amca ne yapıyorsunuz?Öyle şey olur mu?Bizler siz büyüklerimizin elini öpeceğiz,diyerek elini öptüm.Tacim Dedeyle de görüştükten sonra davet edilen komşularla birlikte yemeğimizi yedik.Yenilikçi düşünceler,toplumumuzda geçerli olan değerlerin korunması,yardımlaşmanın önemi üzerine çok güzel bir sohbetimiz oldu.

          Köyde okulun yapılması ile ilgili düşüncelerime Tacim Dede’nin de olurunu eklemiştim.Artık uygulamaya koyabilmek için fırsat kollayacaktım.

Köye gelişimizin ertesi günü kahvaltımızı yaptık.Muhtar amca:

-Ben daha önce bir komşuya odasını gelecek öğretmene vermesini söylemiştim.O da kabul etmişti.İsterseniz gidip bakalım ,dedi.Birlikte az yukarda bir eve geldik.Muhtar amca,eşim,kardeşim Cumali önden,ben arkadan içeri girdik.Gözüm sofanın toprak zemininde üzerinde yakası yırtılmış bir elbiseyle oturak kız çocuğuna ilişti.Elinde bir salkım üzüm,meraklı gözlerle bizleri süzerken,bir yandan da üzüm tanelerini birer birer ağzına atıyordu.Eliyle salkımı yokladı,eline üzüm tanesi değmeyince salkıma baktı ki gerçekten tane yok.Çöpü kaldırıp attı.On aylık bir bebeğin kendi kendine,kimsenin yardımı olmadan üzüm yemesi çok hoşuma gitmişti.

             Sofadan sağa odaya,sola ev damına(mutfak ve kiler),karşıya ahıra kapı açılıyordu.Ben de mutfak kapısından içeri girdim.Sedirde bir yatak,yatakta yüzünden sanki kan damlayacakmış gibi görünen biri yatıyordu.Evin sahibi Hüseyin Abi: Yol yapımında çalışırken toprak kayması sonucu kayan toprağın altında kalıyor,vücudunun bir tarafına felç iniyor.Bu olayın birkaç yıl öncesinde babası Sino Amca ile kavga ederek ayrıldığı için,sosyal bir güvencesi de olmadığından her şeye muhtaç durumda olduğunu kavramak benim için zor olmadı.

              İki yıl boyunca köyde kaldığımız süre içerisinde var olanımızı aileyle paylaşmaya çalıştık.Rahatsızlığın en etkili tedavisinin ruhsal olduğunu,moral gücünün yüksek olması gerektiğini tanıdığım birkaç doktora sorarak,ilgili ansiklopedilerden okuyarak öğrendim.Ben,eşim Gülcan,Eşe Abla,yakın evlerde oturan komşularla var gücümüzle moral aşılamaya çalışıyorduk.Yemek davetlerinde komşulara Hüseyin Abi’yi ziyaretlerinde acındırıcı sözler söylememelerini,onun moralini yükseltecek sözlere ihtiyacı olduğunu sık sık vurguluyordum.

              İlk gördüğümüzde iki kişinin yardımı olmadan kalkamayan,iki koltuk değneği olmadan bir adım bile atamayan Hüseyin Abi,bir yılın sonunda kendi başına yataktan kalkmaya,koltuk değneklerini kullanarak ihtiyaçlarını gidermeye başlamıştı.Bu tüm aileyi ve bizleri ,komşuları sevindirmiş,sevgili Hüseyin Abi’ye çok büyük moral olmuştu.Başarabilmenin mutluluğunu en çok kendisi yaşıyordu.

               Bizler doğru yoldaydık.Akşam paydosundan sonra doğru Hüseyin Abi’nin yanına uğruyor:

-Bugün düne göre maşallah daha iyisin.Seni bugün daha iyi gördüm,gibi sözlerle moral vermeye çalışıyor,el-kol-parmak hareketleri yaptırıyordum.Birkaç ay sonra Hüseyin Abi’nin tek koltuk değneği ile yürüdüğüne,gidişimizden yirmi-yirmiiki ay sonra da koltuk değneği olmadan ilk adımını atışına tanık olduğumuzda Eşe Abla,eşim Gülcan ve ben hıçkırıklara boğulmuştuk.Birbirimize sarılmş,çocuklar gibi sıçrıyorduk.Hüseyin Abi başarmanın verdiği mutluluğun doruğunda,adım atmıyor,sanki özgürlüğü son damlasına kadar yaşayan bir kuş gibi gökyüzüne kanat çırpıyordu.Hep birlikte başarmıştık.

               Köye geldiğimizde,bebeğimiz Tülay henüz iki aylıktı.Anne sütü yeterli değildi.Bu nedenle süt gerekiyordu.Muhtar Amca’ya:

-Bebeğimizin süte gerksinimi var.Sütü olan bir komşudan hergün belli miktarda süt almak istiyoruz.Dediğimde:

-Olur,hocam.Ben bir komşuya söylerim.Hergün bir tas süt getirsin yenge hanıma,dedi.

                Bir gün okuldan eve geldim.Kapının önünde birkaç komşuyla sohbet ediyoruz.Çoban önde,sürüsü arkada çan sesleriyle birlikte köye girmek üzereydi.Çoban sürüyü kapının önüne gelince durdurdu.Eşim Gülcan’a zor anlaşılan bir şiveyle:

-Yenge hanım ,siz süt sağmasını biliyor musunuz?Eğer biliyorsanız,bir tencere alın da gelin.Keçilerden bebek için süt sağmanız lazım.Muhtarın emri var,deyince Gülcan:

-Ben süt sağmayı biliyorum ama izinsiz komşuların keçisini sağamam. 

-Köy muhtarının emridir,sen sağmazsan ben sağacağım ,deyince Eşe Abla koşarak içerden bir kap getirerek çobana verdi.O gün sütü çoban sağmıştı.Gülcan baktı ki iş ciddi.Başka da yol yoktur.Keçilerde süt kuruyuncaya kadar her gün bebeğimize keçilerden süt sağdı.Ondan sonraki zamanlarda ineği sağılan komşular ,minik kızımızın sütünü getirdiler.

O günlerdeki yaşam koşulları nedeniyle bu konudaki sıkıntımıza derman olan tüm HÜYÜCEK köylülerinin aramızdan ebediyete göç edenlerine tanrıdan rahmet,yaşayanlarına sağlıklı uzun ömürler diliyorum.

Başka bir anının paylaşımında sizlerle birlikte olabilmek umuduyla… 

 ESEN KALIN,DOSTÇA KALIN…            

 

 
 
  '  '